☺.::.CHOLETTURC.::.☺
  HAYATIN iCiNDEN
(Contes Dans La Vie)

 

HAYAT

 

  Hayat skor tabelasi tutmak degildir
             Kac arkadasiniz oldugu ya da
             kacinin sizi arkadas kabul ettigi degildir.
             Hafta sonu icin planlarinizin olmasi degildir.
             Hafta sonunda yalniz olmaniz da degildir.
             Su siralar sevgiliniz olmasi degildir.
             Gecmiste sevgiliniz olmasi degildir.
             Gecmiste kac sevgiliniz oldugu degildir.
             Bugune kadar hic sevgilinizin olmamasi da degildir.

             Sizi kimin optugu degildir.
             Aileniz ya da onlarin serveti degildir.
             Hangi okula gittiginiz degildir.
             Ne kadar guzel ya da
             ne kadar cirkin oldugunuz degildir.
             Giydikleriniz, ayakkabilariniz degildir.
             Ne cesit muzik dinlediginiz degildir.
             Okul notlariniz degildir.
             Ne kadar akilli oldugunuz degildir.
             Herkesin size verdigi akil notu hic degildir.
             Hayat standart testlerinin belirledigi
             kisiliginiz de degildir.
             Hayat bir kagida dokulmus hayat hikayeniz ve
             bu hayat hikayesini kimin kabul ettigi de degildir.

             AMA HAYAT:

             Kimi sevdiginiz, kimi incittiginizdir.
             Kimi mutlu, kimi mutsuz ettiginizdir.
             Sizin olanlari koruyabilme ya da
             mahvedebilmenizdir.
             Dostluklarinizdir.
             Neyi soylediginiz ve neyi kastettiginizdir.
             Hangi onemli hukum ve
             kararlari verdiginiz ve de
             nicin verdiginizdir.
             Icinizde sevgiyi tasimak,
             buyutmek ve dagitmaktir.

             Ama en onemlisi, yalniz basiniza
             asla gerceklestiremeyeceginiz bir seyi yapmak,
             hayatinizi, baska insanlarin kalbine dokundurabilmektir.

             Baskalarinin kalplerini etkileyecek yolu ancak siz secersiniz.
             Ve hayat bu secimlerdir zaten.

             Hayat silgi kullanmadan resim cizme sanatidir.
             Ve insanlar boyle buyurler.

             Unutmayin;

             YASAMA KENDiMiZDEN NE KATARSAK,
             YASAMDAN DA ONU ALIRIZ...

 

HAYATI BiRiKTiRMEK

Hayatı biriktiremezsiniz; ya her anını yaşayacaksınız, ya da ziyan
edeceksiniz
AKŞAMLARI NE YAPIYORSUNUZ?..
Dümdüz bir soru size: Akşamları evde ne yapıyorsunuz?
   Koltuğa uzanıp, hiç tanımadığınız Amerikalı dedektiflerle, hiç
tanımadığınız Amerikalı haydutları mı kovalıyorsunuz? Yoksa yerli dizilere
kaptırıp hiç bilmediğiniz konaklarda yaşanan hayatları mı seyrediyoruz?
Dört saat televizyon seyretmenin sekiz saat çalışmak kadar beyni yorduğunu
biliyor musunuz?

İki türlü hayat var:
1. Yaşanan hayat,
2. Seyredilen hayat,
   Akşamlarınız televizyona kilitliyse, bilin ki, hayatı sadece
seyrediyorsunuz ! Akşamları evde ne yapıyorsunuz? Akşamlarınızı nasıl
geçiriyorsunuz?
  "Pek çoğu gibi biz de çekirdek çıtlatıp saatlerce televizyon izliyoruz"
diyorsanız, durup bir düşünün lütfen; dünyaya birkaç kez daha geleceğinize
mi inanıyorsunuz? Böyle bir şey olsaydı, şimdiki hayatımızın bir bölümünü
ziyan etmek şimdiki kadar acı sonuçlar doğurmayabilirdi belki.
Ne çare ki sadece bir hayatımız var. Bu da maalesef, çok kısa. Ortalama
altmış yılın yirmi yılı uykuda geçiyor.
   Kalan kırk yılın yirmi yılı çocukluk, eğitim, vesaire...
   Son yirmi yılı da ziyan edersek, bize yaşanacak bir şey kalmaz.
   Akşamlarınızı sadece televizyona veriyorsanız, sayılı nefeslerinizden bir
bölümünü çöpe atıyorsunuz demektir! Çünkü televizyon izleyen kişi hayatta
değildir, zira hiçbir şey yapmamakta, hiçbir değer üretmemektedir; bu da
bir anlamda yaşamamak sayılır.

   Ne mi yapmalı?..
1. Ailece kitap okuyun, sohbet edin:  Nasıl tanıştığınızı, ilk nerede
görüştüğünüzü, sıkılıp sıkılmadığınızı, nerede nasıl evlendiğinizi, nikah
şahitlerinizi, düğününüzü anlatın çocuklarınıza, onları hem dinleyin, hem
de okumaya çalışın.
2. Gezin: Gezmek için ille de bir maksat olması gerekmez, en büyük maksat
hayatı paylaşmaktır. Yakınsanız deniz kenarına inin, ayaklarınızı denize
sokun ve becerebiliyorsanız taş sektirme yarışına girin. Sonra da güneşin
pembe gülücükler saçarak batmasını seyredin. (İnanın televizyon
seyretmekten çok daha keyifli ve dinlendiricidir)
    Ormanda hep birlikte yürüyün, ağaçlara isim takın, yol boyu açan
çiçekleri sevin ve çocuklarınıza bunlarla sevmeyi öğretin. (Ama bilin ki
hayat öğrenmek ve öğretmekten ibaret değildir. Dinlenmek, eğlenmek gibi
olgular da hayatın bir parçasıdır) Çocuklarınızla ilişkilerinizde asla
öğretmen tavrı takınmayın. Onlarla arkadaşlık etmek dünyanın en keyifli
işidir.
3. Akraba ve komşularla ilgi bağı kurun:  Onlara ya gidin, ya da onları
size davet edin. Sohbetiniz televizyonsuz olsun ki tadı çıksın. Birbirinizi
gerçekten tanımaya çalışın. Bilirsiniz, "Komşu komşunun külüne muhtaçtır."
4. Kültürel ve sanatsal etkinliklere katılın. (Konferans, seminer, sergi,
doğru sinema ve tiyatro) Hayatınızı biraz olsun renklendirecek başka şeyler
de bulabilirsiniz. Yeter ki isteyin. Bir şeyi çok isterseniz, Allah
sebebini halk eder ve çok istediğiniz şeye ulaşırsınız.  "Olmaz ki" diye
düşünüp taleplerinizi ertelerseniz,hiçbir yere  ulaşamazsınız.
Aile bağlarının güçlenmesi, paylaşacak şeylerin çokluğuyla mümkündür. Ne
kadar çok şey paylaşırsanız aileniz o kadar güçlenecek, o kadar diri
duracak ve mutlu olacaktır.
  Hatıra defterine televizyon dizilerini yazamazsınız. Oraya ancak
yaşadıklarınızı yazabilirsiniz.  Her gün bir şeyler yaşamalı ve bunları
deftere geçirerek geleceğe tarih düşürmelisiniz.
Bugün öyle bir hayat yaşayın ki, yarına da kalsın. Torunlarınıza filan
anlatacaklarınız olsun.
Ayrıca unutmayın ki ;
Hayatı biriktiremezsiniz;
ya her anını yaşayacaksınız, ya da ziyan edeceksiniz.
Artık cevap gelsin:
Akşamları ne yapıyorsunuz?..
Yaşıyor musunuz, yoksa seyrediyor musunuz?

MUZAYEDE

Adam zengindi. Hem de çoklarının hayal edemeyeceği kadar. Ülkenin en güzel 
şehirlerinin en  güzide semtlerindeki dairelerinin sayısını bile
bilmiyordu. Ayrıca, iyi  bir antika  meraklısıydı. Elinde tuttuğu zengin
koleksiyonun değeri de tahminleri  zorluyordu.  Çiftlikleri ve arabaları da
vardı tabii. İşlettiği mağazalarda binlerce  insan çalışıyordu.  Herkes,
'Keşke onun yerinde ben olsam!' diye düşünüyordu.
Gelin görün ki o, bulunduğu  yerden hiç memnun değildi. Her şeye sahip olduğu doğruydu. Ancak, içinde  bir yerde derin  bir boşluk, doyurulmaz bir açlıkla kıvranıyordu. Kendisine
'Baba!' diye   sarılacak bir   çocuğu yoktu. Yıllardır eşiyle birlikte bu yanlızlığı, bu eksikliği içten   içe  hissetmişlerdi. Ama umutla dua etmeye, sabırla beklemeye devam 
ediyorlardı. Eşi, aynı  zamanda bir ressamdı. Kadın hayal ettiği bebekleri,
çocukları büyük bir   ustalıkla yağlı   boya tablolara çiziyordu. Ancak resimleri hep kendine saklıyor,  sergiliyordu. Resmini  yaptığı bebekleri, çocukları kendi çocukları gibi
seviyordu. Haliyle,  çocuklarını parayla  bir başkasına satmak aklının
ucundan geçmezdi.
  Sonunda ihtiyarlık günleri gelip çattı. Artık çocuk sahibi olma hayalleri 
  bitmişti.  Fakat beklenmedik bir şey geldi başlarına. Ağır bir trafik
kazası   geçirdiler. Adam hafif   yaralı olarak kurtuldu. Ancak karısı ciddi bir beyin hasarı ile yoğun  bakımda yattı aylarca.  Adam karısının sağlığı için servetinin önemli bir
kısmını harcadı. Derken,  doktorlar   karısının kısmen iyileştiğini söylediler. Kadın eve döndü.
Ama artık   eskisi gibi değildi.  Adeta bir çocuk gibi yaşıyordu. Karısının gündelik işlerini yapabilmesi   için bir bakıcı  hanım çalışıyordu yanlarında. Kocasını savaşta kaybetmiş
genç hanımı adam   ve eşi evlatları   gibi sevdiler. Eve biraz olsun çocuk cıvıltısı getiren iki küçük çocuğunu    da torunları  bildiler. Bu arada evin hanımı eskiden olduğu gibi resimler
yapmaya  çalıştı. Bekleneceği   gibi tabloları eskisi kadar başarılı değildi. Yine de
kadının eski   günlerdeki gibi mutlu   olmasına yardımcı oluyordu. Yıllar hızla aktı. Kadın bir gün beyin   sorunları nedeniyle öldü.  Adam, bakıcı hanım ve iki yetimini değerli
hediyelerle evlerine gönderdi.  Çok geçmeden   adam da kalp krizi geçirerek hayata veda etti.
 Böylece hayalleri süsleyen o koca servet sahipsiz kaldı. İlk olarak paha  biçilmez  antikalar büyük bir müzayedede satışa sunuldu. İlk parça adamın eşinin   beyin özürlüyken
 yaptığı bir tabloydu. Bir özürlünün umutlarını döktüğü,ruhunu ortaya   koyduğu bu mütevazi
 tabloya kimse dönüp bakmadı bile. Herkes az sonra önlerine gelecek paha   biçilmez antikaları  bekliyordu. Satıcının 'Artıran var mı?' diye  bağırışına salondan tek cevap  gelmiyordu.  Müzayede salonundaki  sessizliği, müzayedeye ilk defa gelen bakıcı kadının  sesi bozdu.  Annesi gibi sevdiği bir kadının çocukları gibi sevdiği tablosuna müzayede 
salonunda pek  alışık olunmayan bir teklifle müşteri oldu: 'Beş dolar!'
diye bağırdı  acemice. Daha fazlası  yoktu cebinde. Umutla bir başkasının
kendi teklifini artırmasını bekledi.  Sessizlik yine   bozulmadı. Müzayede yöneticisinin 'Satıyorum. Satıyorum..Saaaaat...tım.'  demesiyle tablo  sadece 5 dolara kadının oldu. Müzayede yöneticisi satılan tabloyu bir   kenara koymak yerine   çerçevenin arka yüzünü herkesin görebileceği biçimde yukarı kaldırdı.  Tablonun arkasında  katlanmış küçük bir kağıt parçası vardı. Yine herkesin gözleri önünde  kağıdı aldı ve açtı.  Özenli bir el yazısıyla yazılmış notlara göz gezdirdikten sonra kalabalığa   döndü:   'Bayanlar ve baylar; müzayede bitmiştir!' Sonra kağıt üzerindeki notu  seslice okudu:  'Kim eşimin bu mütevazi emeğine değer vererek bu tabloyu satın almışsa,   eşime verdiğim   değerden çok daha azını hak eden servetim de onundur.'
                                                   ***
  Sevimli bir çocuğun   babası ve annesi olmanın değeri borsalarda ölçülemiyor.
Fedakar ve sadık   bir eşin bizim   için yaptıklarını hiçbir insan kaynakları uzmanı hesaplayamıyor. Oysa,   hepsi antika..  Kimsenin görmediği, kimsenin fark etmediği kadar özel ve güzel değerler.  'Müzayede' bitmeden birbirimize ziyadesiyle değer verelim.
Olur mu?

ISIGI YANAN EVLER

   Işığınız hiç sönmesin...
Tıp fakültesini yeni bitirmiş, pratisyen hekim olarak ilk görev
yaptığım yere, Konya'ya bağlı bir beldenin sağlık ocağına gitmiştim.
Gençtim, bekârdım. Küçük bir beldeydi gittiğim yer. İlk gece bir eve
misafir olmuştum. Tren istasyonunun hemen yanında bir evdi.Akşam
yemeğinden sonra çaylarımız gelmiş, sohbetler edilmişti. Üzerimde yol
yorgunluğu, geldiğim yeni yerin yabancılığı vardı. Saatler ilerliyor,
ağır bir uyku beni içine çekiyordu. Ev sahibine bir şey de
diyemiyordum. Bir müddet daha geçti; yine bir hareket yoktu. Evin
büyüğü olan Hacıanneye sıkılarak:
"Anneciğim, sizin buralarda kaçta yatılıyor?" dedim.
Hacıanne:
"Evlâdım treni bekliyoruz. Az sonra tren gelecek, onu bekliyoruz" dedi.
Merak ettim, tekrar sordum:
"Trenden sizin bir yakınınız mı inecek ?"
Hacıanne:
"Hayır evlâdım, beklediğimiz trende bir tanıdığımız yok. Ancak burası
uzak bir yer. Trenden buraların yabancısı birileri inebilir. Bu
saatte, yakınlarda,ışığı yanan bir ev bulmazsa, sokakta kalır.
Buraların yabancısı biri geldiğinde, "ışığı yanan bir ev" bulsun diye
bekliyoruz."
       Konya Ovası'nda, ya da bir başka yerinde Türkiye'nin,trenden inen
yabancılar için "Işığı yanan evler" yerinde hâlâ duruyor mudur?
Yabancılar, yorgun bedenlerini yün yataklarda dinlendirmeye devam
ediyorlar mı? Aç bir köpeğin önüne bir kap yemek bırakan kadınlar
yaşıyorlar mı? Kuşlara yuva yapan mimarlar sahi şimdi neredeler? Bu güzel
insanlar, atlarına binip gitmişler. Bizler, atlarına binip giden güzel
insanlara sahip bir medeniyetin yetimleriyiz. Çekip gidenlerin
doldurulmamış boşluklarında savrulup duran
yoksullarız.
Şâir  öyle diyordu:
"Güzel insanlar, güzel atlara binip gittiler." Şimdi bu güzel
insanlar, neden ve nasıl atlarına binip gittiler? Onları ne yıldırdı da
bir daha dönmemek üzere, sessiz sedasız gittiler? Ey güzel yurdumun güzel
insanları! Neredesiniz?

Kaynak: Prof. Dr. Saffet Solak'ın bir hâtırası


SEVGiYi BiLENLER
      Bir gün sormuşlar ermişlerden birine: "Sevginin sadece sözünü
edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır?"diye. "Bakın
göstereyim" demiş ermiş.
       Önce sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları çağırarak onlara
bir sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar yerlerine. Derken tabaklar içinde
sıcak çorbalar gelmiş ve arkasından da "derviş kaşıkları" denilen bir
metre boyunda kaşıklar. Ermiş "Bu kaşıkların ucundan tutup öyle
yiyeceksiniz" diye bir de şart koymuş. "Peki" demişler ve içmeye teşebbüs
etmişler. Fakat o da ne? Kaşıklar uzun geldiğinden bir türlü döküp
saçmadan götüremiyorlar ağızlarına. En sonunda bakmışlar beceremiyorlar,
öylece aç kalkmışlar sofradan.

       Bunun üzerine "Şimdi..." demiş ermiş. "Sevgiyi gerçekten bilenleri
çağıralım yemeğe." Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen ışıklı
insanlar gelmiş oturmuş sofraya bu defa. "Buyurun" deyince her biri uzun
boylu kaşığını çorbaya daldırıp, karşısındaki kardeşine uzatarak içmişler
çorbalarını. Böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar
sofradan.

      "İşte" demiş ermiş. "Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür
ve doymayı düşünürse o aç kalacaktır. Ve kim kardeşini düşünür de
doyurursa o da kardeşi tarafından doyurulacaktır şüphesiz.
       Şunu da unutmayın: Hayat pazarında alan değil, veren kazançlıdır
her zaman..."

KARTALLAR VE iNSANLAR

Kartal, kuş türleri içinde en uzun yasayanidir. 70 yila kadar
yasayan kartallar vardir. Ancak bu yasa ulasmak için, 40 yasindayken çok ciddi
ve  zor bir karar vermek zorundadir.
 Kartalin yasi 40'a vardiginda pençeleri sertlesir, esnekligini
yitirir ve bu nedenle de beslenmesini sagladigi avlarini kavrayip tutamaz
duruma  gelir. Gagasi uzar ve gögsüne dogru kivrilir. Kanatlari yaslanir
ve  agirlasir. Tüyleri kartlasir ve kalinlasir. Artik kartalin uçmasi
iyice  zorlasmistir. Dolayisiyla kartal burada iki seçimden birini yapmak
zorundadir:
 - Ya ölümü seçecektir,
 - Ya da yeniden dogusun acili ve zorlu sürecini gögüsleyecektir.
Bu yeniden dogus süreci 150 gün kadar sürecektir. Bu yönde karar verirse
kartal bir dagin tepesine uçar ve orada bir kaya duvarda, artik
uçmasina  gerek olmayan bir yerde, yuvasinda kalir. Bu uygun yeri
bulduktan sonra  kartal gagasini sert bir sekilde kayaya vurmaya baslar.
En sonunda kartalin  gagasi yerinden sökülür ve düser. Kartal bir süre
yeni gagasinin çikmasini  bekler. Gagasi çiktiktan sonra bu yeni gaga ile
pençelerini yerinden söker  çikarir. Yeni pençeleri çikinca kartal bu kez
eski kartlasmis tüylerini  yolmaya baslar. 5 ay sonra kartal, kendisine 20
yil veya daha uzun süreli  bir yasam bagislayan meshur yeniden dogus
uçusunu yapmaya hazir duruma  gelir.
 Kendi yasamimizda sık sık bir yeniden dogus süreci yasamak
zorunda kaliriz. Zafer uçusunu sürdürmek için, bize aci veren eski
aliskanliklarimizdan, geleneklerimizden ve anilarimizdan kurtulmak
zorundayiz. Ancak geçmisin gereksiz safrasindan kurtuldugumuzda,
deneyimlerimizin yeniden dogusumuzun getirecesi olasanüstü sonuçlarindan
tam olarak yararlanabiliriz.

HEP BiR YELERE  YETiSME TELASINIZ MI VAR?

Hep bir yerlere, bir şeylere yetişme telaşındasınız değil mi?
Hep bir yerlere, bir şeylere yetişme telaşındasınız değil mi?
Hiç vaktiniz yok, "Fast live", "Fast food", "Fast music", "Fast
love"...
Dikte ettirilen "yükselen değerler", "in" ler, "out" lar...
Buna benzer bir odada, şanslıysanız gökyüzünü görebilen bir pencere
ardında bitecek hepsi.
Dostluğu klavyelerinde, yaşamı monitörlerinde arayanlar, Size
sesleniyorum!
Hangi tuş daha etkilidir ki sıcacık bir gülüşten ya da hangi program
verebilir bir ağaç gölgesinde uyumanın keyfini?
Copy-paste yapabilir misiniz dalgaların sahille buluşmasını?
İçinizi ısıtan gün ışığını gönderebilir misiniz maille
arkadaşlarınıza?
Sevgiyi tuşlarla mı yazarsınız?
Öpüşmek için hangi tuşlara basmak gerekir?
Ya da geri dönüşüm kutusunda saklanabilir mi kaybolan zaman?
Doğayı bilgisayarlarına döşeyenler, neden görmezsiniz bahçedeki
akasyanın tomurcuklandığını?
Ve ıslak toprak kokusu var mıdır dosyalarınız arasında?
Koklamak, duymak, dokunmak, yok mu yaşam skalanızda?
Bilgi toplumu oldunuz da, duygu toplumu olmanıza megabaytlarınız mı
yetmiyor?
Müşfik KENTER

YA SiZ NE YAKTINIZ?

Adamın biri bilge bir kral olmakla ün salmış kralın yanına gider.
Krala
 şunu
 sorar "Efendim söyleyin bana hayatta özgürlük var mıdır?" Kral
"Elbette"
 der
 "Kaç bacağın var senin?" Adam soruya şaşırarak "İki efendim" der. Kral
 "Pekala, tek bacağının üstünde durabilir misin?" "Elbette" diye cevap
verir adam. Kral "O halde hangi bacağın üstünde duracağına karar ver".
Adam biraz düşünür ve sol bacağı üstünde durmaya karar verir. "Tamam"
der
 kral "Şimdi de öteki bacağını
kaldır." Adam şaşırır "Bu imkansız kralım"
der. "Gördün mü?" der kral " Özgürlük budur. Sadece ilk kararı almakta
özgürsün. Ondan sonrasında değil."
Tiziano Terzani'nin Atlıkarıncada Bir Tur Daha adlı kitabında okuduğum
bu
küçük öykü yıllardır tartışılan özgürlük kavramı üzerinde bir kez daha
düşünmeme yol açtı. Hayat gerçekten böyleydi. İlk kararı alıyordun
ve
gerisi
o ilk karara bağlı olarak gerçekleşiyordu. Hayat hata kabul etmiyordu.
ilk
 kararın doğruysa işler yolunda gidiyordu ama eğer yanlış bir karar
aldıysan,
herşey zincirleme yanlış gidiyordu.
Mesela mesleğini seçerken... Hasbelkader, iyi düşünmeden,
yeteneklerinin
farkında olmaksızın bir meslek seçtiğinde ömür boyu işini zorla
yapmaya
mahkum oluyordun. İşinin başındayken başka bir iş yapmayı özlüyordun.
Ama
biliyordun ki; özgürlüğünü kullanmış ilk kararı vermiştin ve yeniden
başlama
cesaretin yoktu. Bazı insanlar vardı hayatta...Onlar ise herşeyi
ardlarında bırakıp yeniden başlayacak kadar cesurlardı. Ama sen
onlardan
biri olamıyordun. Bunca emek bunca çalışmayı sanki çöpmüş gibi bir
çırpıda
atıveremiyordun. Oysa göz ardı ettiğin bir şey vardı. Hayat çok
kısaydı ve
mutsuz olduğun işlerle zaman öldürmek aynı zamanda ruhunu öldürmekle

anlamlıydı.
Evlilik konusunda da iyi karar vermek gerekiyordu. Yanlış bir karar
aynı
evde yaşayan iki düşman yaratabilirdi. Aşk zorunluluğa dönüşebilir ve
hayatını cehenneme çevirebilirdi. İlk kararı alıyordun, bu konuda
özgürdün
ama devamında senin kararına bağlı olmayan pek çok şey
gerçekleşiyordu.
Hayat kararlardan ibaretti ve kararlar birer kibritti. Doğru yerde
ateşlediğinde seni ısıtacak ateş, çorbanı kaynatacak ateş oluyordu,
yanlış
yerde ateşlediğin vakit ise içinde bulunduğun evle birlikte seni de
yakıyordu.
Hayat öyle basite alınacak bir oyun değildi. Oyunun kurallarını bilmen
ve
ona göre oynaman gerekiyordu. Ama çoğu zaman oyunun kurallarını bilmek
yetmiyordu. Çok daha önemli olan başka bir şey vardı. Kendini
bilmek... Ne
istediğini, neyin seni mutlu edeceğini ve kim olduğunu,
neler
yapabileceğini
bilmek zorundaydın. Ancak o zaman doğru kararlar veriyor ve mutlu bir
hayata
sahip oluyordun.
Ve kararlar birer kibritti... Ya kendini yakıyordun ya da
isıtıyordun...

KAHVENiN HATIRI

 

Her kahve ayni tadi tasimaz... Nerede içiyorsan, kiminle içiyorsan
ona gore degisir...
***Sahilde oturdugun rüzgarli bir sonbahar günü, en sevdigin dostun
aglarken ictigin kahvenin tadi kederlidir... Kahve telvesine yüreginin
acisi karisir.
***Bir pazar ögle sonrasi annenin "hadi bir kahve yap da içelim" dedigi
kahve huzurludur... Kopukler annenin göz bebeklerine yansir... Dudaginin
kiyisinda kalan kucuk bir gülümsemedir...
***Bir gece vakti zil zurna sarhos birinin içtigi kahve düsülen kuyudan
çikma cabasidir... Koyu kivamli kahverengi bir ipe tutunur çikarsin ...
ciktigin an uyuyakalirsin... ferahliktir!!!
****Dostlarla içilen kahve nesedir... Kahkahalar köpüklerin üzerinde
yüzer...
***Tek basina gece vakti balkonda içtigin kahve yalnizliktir...Acidir
tadi... Ama garip de bir keyfi, lezzeti vardir...
***Baban için yaptigin kahve sevgi doludur... çay bardaginda, az
sekerli...Kahve gibi görünmez sana... Ama sicaktir dumani tüter ve
kokusu büyülüdür...
***Beklemedigin bir anda sana uzatilan kahve baskadir... Isitir
insanin...içini...
***Yorgun oldugunda içtigin kahve hafifletir seni... Kendine getirir,
unutturur günün agirligini...
***Kahve ayni kahvedir belki... köpügüyle, rengiyle, dumaniyla ayni
kahvedir ama icilen kahveler ruhunun süzgecinden geçer ve tadlari
degisir...Her kahve ayni degildir bu yüzden...
Ben de sizleri sevgiyle pisirilen bir kahve içmeye davet ediyorum.
aksam, ögle öncesi, sonrasi ya da gece kahvesi. ne zaman isterseniz.
Dostlukla yudumlayacağımız bir kahve molasi vermeye ne dersiniz???
Sizin kahveniz nasil olsun

YUREKTEKi YANGIN 

Genç kız, el aynasında makyajını kontrol etti; “-Gayet iyi.” dedi. Güzelliğinden emindi. Çevresindeki erkeklerin pervane olmasından zaten biliyordu güzel olduğunu. Hayatın tadını çıkaran, rahat yaşayan biriydi.Cep telefonu çaldığında , akşam arkadaşlarıyla hangi eğlence yerine gideceğine karar vermeye çalışıyordu. Telefondaki numaraya baktı, arayan annesiydi.
     - Alo…kızım, nasılsın ?
     - İyiyim anne. Ne oldu *
     - Sana bir surprizim var.
     - Surpriz mi ?
     - Evet.Çok eski bir arkadaşım, dostum şehrimize gelmiş….
     - Eee kimmiş.
     - Kim olduğu surpriz. Fakat, onu senin almanı istiyorum.
     - Ben mi ?
     - Evet, senin iş yerine yakın olan parkı biliyormuş. Parka gitmesini ve seninle buluşmasını söyledim. Senin de parka gidip onu almanı istiyorum.
     - Anne, ben böyle şeyleri sevmem, kendin halletsen.
     - Kızım 1-2 saatlik bir işim var. Ayrıca seni bebekliğinden tanıyan bir arkadaşım. Seni görünce mutlaka çok sevinecektir.
     - Amaaan. Peki peki… Nasıl tanıyacağım.
     -Evden çıkarken üzerine giydiklerini tarif ettim.O parkta bazı oturaklar piknik masası şeklinde. Parkın sinema tarafı girişindeki ilk piknik masasına otur. O gelince seni bulacak.
     -Tamam anne ..tamam…
     - Kızım senden her gün mü bir şey istiyorum.Üniversiteyi bitireli, hele de işe gireli bir fatura yatırmaya bile göndermedim.
     - Hemen darılma, tamam dedim ya…
     - O nasıl tamam demekse… neyse, hadi o zaman, izin al da çık, bekletme. Ben de işlerimi bitirip hemen geleceğim.

                     Genç kız , izin alıp çıktı.Kısa bir yürüyüşten sonra parka vardı. Bu parkta daha önce hiç oturmadığını farketti. Arkadaşlarıyla hep paralı,lüks eğlence yerlerine giderlerdi.
     Annesinin tarif ettiği, girişteki ilk masayı buldu, boş olan kısmına oturdu. Masanın diğer tarafında bir köylü kadınla, küçük kız oturuyordu. Onlarla aynı yerde bulunmaktan utandığını hissetti. “-Annemin arkadaşı çabucak gelse de, şunlardan kurtulsam” diye düşündü.
Köylü kadın çekinerek seslendi;
     - Afedersin kızım, bir şey sorabilir miyim ?
    “Kızım” diye seslenmesi iyice sinirlerini bozdu.
     - Ne var, adres mi soracan !..
     Sert çıkış karşısında kadın sesini alçalttı; 

     - Hayır kızım, başka bir şey soracaktım.
     - Sizin gibi cahiller ya adres sorar, ya para ister.
     Köylü kadının kızaran yüzüne aldırmadı bile. O sırada şık ve lüks giyimli, orta yaşlı bir kadının uzaktan yaklaştığını gördü. “-Nihayet.” diye düşündü. Ayağa kalkıp kadını karşılamaya çalışırken, kadın yanlarından geçip gitti. Somurtarak geri oturdu.
     Yanındaki küçük kıza daha sıkı sarılmış köylü kadının gözünden bir damla yaşın süzüldüğünü gördü.Kadın gözyaşını saklamak için diğer tarafa dönünce bir yüzündeki büyük yanık izi göründü. Genç kız manalı manalı güldü;
     - Bak kolayca gözyaşı dökebiliyorsun, yüzünde de çirkin bir yanık izi var. Burda ne bekliyorsun geç bir köşeye aç mendilini ağla… Fakat ağlamaya benden bir şey koparacağını sanma, tamam mı…
     Kadın dayanamadı;
     - Cahil deyip duruyorsun. Ne cahilliğimi gördün. Tanımadığım bir kadına, torununun yanında hakaret mi ettim ! 
    - Oooo... laf yapmayı da biliyormuş
    -Anlaşıldı kızım, sen üniversite bitirmiş, çok şey öğrenmiş olabilirsin ama insanlıktan sınıfta kalmışsın. Torunumu okutmak için uğraşacaktım. Fakat seni görünce vazgeçtim.
    Yaşlı kadın, küçük kızı alıp masadan kalkarken, boşalan yere doğru şık giyimli bir kadın yaklaştı. Cevap vermek için hazırlanan genç kız zengin giyimli, şık kadını görünce uzaklaşan yaşlı kadına cevap vermekten vazgeçti. Yaşlı kadın geriye bakmaya çalışan küçük kızın başını eliyle engelledi.

      Bir süre sonra, genç kızın annesi parkta yanına geldi.
    - Merhaba kızım, Zeynep teyzen nerde ?
    - Kimse gelmedi anne. En son bir bayan geldi, yanıma oturdu. O da sadece dinlenmek için gelmiş biriymiş.
    - Allah Allah !... giyindiklerini çok iyi tarif etmiştim, seni nasıl bulamadı anlamadım. Yanında küçük bir kız olacaktı.
    Genç kız bir an durakladı.
    -Küçük bir kız mı ?
    - Evet
    - Anne !. biz zengin, kültürlü insanlarız. Herhalde arkadaşın da zengin, kültürlü biridir, değil mi ?
    - Kültürsüz değil ama zengin değil.
    - Sakın bana köylü bir kadın olduğunu söyleme.
    - Köyden gelen kadına ne denir ki !..
    - Oh… iyi iyi, köylü kadınları karşılamaya beni gönderiyorsun.
    - Kızım, o kadına bir borcumuz vardı. O zamanlarda borcumuzun karşılığı bir şey veremedik. " - Gün gelir, bir ihtiyacım olduğunda , ben kapınızı çalarım". Dedi ve işte bu gün kapımızı çaldı.
    -Ne istiyormuş ?
    - Torununu okutmamızı istiyor. Baban şimdi arabayla gelip hepimizi alacak, kayıt için okula götürecek.
    - Anne , o köylü kadına ne borcun olabilir ki, anlayamadım ?
Annesi, kızının öfkeli ses tonuna dayanamadı;
    - Kızım, sen bebekken biz köydeydik.
    - Eee…
    - Sana yıllar önce bahsetmiştim, köydeyken evimiz yandı, biz de inekleri,atları,tarlaları neyimiz varsa hepsini satıp köyden göçtük, demiştim.
    -Evet, hatırladım.
    - O yangınla ilgili bir ayrıntıyı, seni üzülebilir veya seni evde yalnız bıraktığımız için darılabilirsin korkusuyla anlatmamıştık.
    - Herhalde şimdi anlatacaksın…
    - Baban evde yoktu, ben de su doldurmaya köy pınarına gitmiştim. Lodos mu ne diyorsunuz, işte o rüzğar bazen ters esiyormuş, yukardan aşağı filan. Sen beşikte uyuyorken rüzğar bacadan içeri esince közler ocaklıktan tahtalara sıçramış, yangın başlamış. Pınar yerinden dumanları görüp koştuğumda alevler heryeri sarmıştı.    Birazdan yıkılacak gibi görünen eve yine de girmek için atıldığım anda Zeynep teyzen kucağına seni almış olduğu halde dışarı fırladı. O sahneyi hiç unutamam; onun kucağından seni aldığımda o çığlıklar atıyordu…
    - Niçin ?
    - Seni kurtarırken, sağ tarafı yanmıştı. Gelince görürsün sağ yanağında ağır bir yanık izi var. Çok acı çekti çook. Dur ağlama, seni bu kadar üzeceğini bilmiyordum. Tamam kızım, bak makyajın akıyor, ağlama. Hah !.. baban da geldi. Fakat Zeynep teyzen hala bizi bulamadı…

 

DOST

Genç adamIn biri,
Dermis babasina her gün;
'Benim de dostlarim var, sendeki dost gibi'
Baba, itiraz eder,
Olmaz öyle çok dost, hakikisi
Belki bir, belki iki,
Fazlasini bulamazsin gerçek, hakiki...
Devam eder durur konusma...
Aralarinda baslar bir tartisma,
Karar verirler bir sinava,
Dostun hakikisini anlamaya...
Bir aksam bir koyun
keserler,
Ve koyarlar çuvala.
Baba der ki ogluna,
'Hadi al bu çuvali, simdi götür dostuna'.
Çuvaldan kanlar damlamakta,
Sanki öldürmüsler de bir adami,
Koymuslar çuvala,
Distan böyle sanilmakta.
Delikanli sirtlar çuvali,
Gider en iyi bildigi dostuna,
çalar kapiyi.
O dost, bakar ki bir çuvala
hem de kanli,
Kapar
hizla kapiyi delikanlinin suratina,
Almaz içeri arkadasini,
Böylece tek tek dolasir
delikanli,
Kendince tanidigi, sevdigi dostlarini.
Ne çare, hepsinde de sonuç aynidir.
evlat geriye döner.
Ama içten
yikilir...
Babasina dönerek; hakliymissin baba ' der.
Dost yokmus bu dünyada ne sana, ne de bana.
Baba 'hayir Evlat 'der, benim bir dostum var bildigim.
Hadi, çuvali alda bir kerede git ona.
Genç adam, çuvali sirtlar tekrar.
Alnindan ter, çuvaldan kanlar damlar...
Gider, baba dostuna. Kabul görür, sevinir.
O dost, delikanliyi
alir hemen içeri.
Geçerler arka bahçeye.
Bir çukur kazarlar birlikte,
Çuvaldaki koyunu gömerler adam diye,
Üzerine de serpistirirler toprak.
Belli olmasin diye
Dikerler sarimsak...
Genç adam gelir babasina;
Baba, iste dost buymus' diye konusunca,
Babasi; 'daha erken, o belli olmaz
daha.
Sen
yarin git O'na, çikart bir kavga,
Atacaksin iki tokat,
hiç çekinmeden ona,
iste o zaman anlasilacak, dostun hakikisi.
Sonra gel olanlari anlat bana...'
Genç adam, aynen yapar babasinin dedigini,
Maksadi anlamaktir dostun hakikisini,
babasinin dostuna istemeden basar iki tokadi!
Der ki tokadi yiyen DOST;
'Git de söyle babana, biz satmayiz Sarimsak tarlasini
böyle iki tokada'!
Sevilecek biri olmadigin zamanlarda bile Seni
Sevmeli...
Sarilacak biri olmadigin zamanlarda bile Sana
Sarilmali...
Dayanilmaz oldugun zamanlarda bile Sana Dayanmali...
Dost dedigin;
    fanatik olmali;
Bütün dünya seni üzdügünde Sana moral vermeli.
Güzel haberler aldiginda seninle dans etmeli,
Ve agladiginda, seninle aglamali...
Ama hepsinden daha çok;
Dost matematiksel olmali;
Sevinci çarpmali...
Üzüntüyü bölmeli...
Geçmisi
çikarmali...
Yarini
toplamali...
Kalbinin derinliklerindeki ihtiyaci hesaplamali...
Ve her zaman bütün parçalardan daha büyük olmali...
Isi bitince seni bir tarafa atmamali...
Mevlana

BU SAYFADAKI HIKAYELER DOSTLARIN GONDERDIKLERI MAILLERDEN DERLENMISTIR.TESEKKURLER

 

 

 

 

 

 
   
 
=> Veux-tu aussi créer une site gratuit ? Alors clique ici ! <=
SiteEkle.Web.Tr Bölgeler ve Şehirler ..logo-technitoit